142. Mezmur 57. Mezmur ile birlikte okunmalıdır; her ikisi de Davut’un Kral Saul’dan kaçarken bir mağarada saklanma deneyiminin ürünüdür. Ancak bazı açılardan bu iki mezmur birbirinden oldukça farklıdır. Her iki durumda da Davut bıçak sırtında olmasına rağmen 57. Mezmur’da sesi oldukça neşeli, belki de cesurdur –sonuçtan kesinlikle emindir. Ancak 142.

Mezmur’da ruh hali kasvetlidir, “çaresizlik” (142:6) ile tanımlanır ve sadece üç umut ışığı vardır. Tek bir krizin birden fazla duygusal tepkiye yol açması garip karşılanmamalıdır. Hem Kutsal Yazılar hem de deneyimler, aşırı tehlike ve belirsizliğin bizi çelişkili tepkilere itebileceğine tanıklık eder. Bu tür konular hakkında nasıl düşünürsek düşünelim, 142. Mezmur saf umutsuzluğu yansıtır –ve buna bağlı olarak, durumları onları derin karanlık sulara sürükleyen inananlara etkileyici bir şekilde hitap eder.

Açılış satırlarında mezmur yazarının acilen ve içtenlikle yardım dilediği görülür: “Yüksek sesle yakarıyorum RAB’be;” “Yüksek sesle RAB’be yalvarıyorum,” “Önüne döküyorum yakınmalarımı,” “Önünde anlatıyorum sıkıntılarımı” –bunlar korkmuş ve çaresiz bir adamın sözleridir. İbranice’den “Yakınma” olarak çevrilen sözcük İngilizce’den daha az huysuz ve mızmız görünmektedir: belki de “sorunlarım” ya da “sıkıntılı düşüncelerim” daha iyi olabilir.

İlk umut ışığı üçüncü ayetin başında gelir: “Bunalıma düştüğümde, gideceğim yolu sen bilirsin.” Pes etmeye hazır olacak kadar dibe battığında, mezmur yazarı Tanrı’nın asla gafil avlanmadığı gerçeğinde güvence bulur: “Yolu sen bilirsin.”

Elbette en kötü yaralar kişisel ihanetlerdir. Etrafta güvenilebilecek kimse kalmadığında, deneyimden deneyime bu sonucun bir paranoya belirtisi değil, acınası bir şekilde gerçek olduğunu gösterdiğinde, mücadelenin yalnızlığı bir kat daha dibe çektiğinde (“Sığınacak yerim kalmadı, kimse aramıyor beni” 142:4), mezmur yazarı nereye döner? İşte ikinci ışık huzmesi: “Sana haykırıyorum, ya RAB: ‘Sığınağım, yaşadığımız bu dünyada nasibim sensin’ diyorum” (142:5). “Sığınağım “dan “nasibime” geçiş, Davut’un Tanrı’yı sadece bir sorunun çözümü olarak düşünmediğini gösterir. Korkudan minnettarlığa doğru bir ilerleme vardır.

Bunların hiçbiri Davut’un “çaresizliğinin” (142:6) keskin gerçekliğini azaltmaz. Bu ihtiyaç sadece duygusal değildir: duygusal krizi, askerler ve onların acımasız kralı tarafından takip edildiği gerçeğine dayanmaktadır. Son umut ışığı bir tezat oluşturur: Tanrı’nın iyiliği ve vefası Davut’un kurtarılacağını garanti eder. Davut, ülkedeki doğruların kendisini kuşatmakla kalmayıp saltanatını alkışlayacakları günü hayal etmeye cesaret eder.