Tanrı’nın sağlayıcılığına güvenmek, kaderciliğe boyun eğmekle karıştırılmamalıdır. “Que sera, sera” – “Ne olacaksa olsun” şeklinde teslimiyetçi bir iç çekiş değildir. Yusuf bunu anlamıştı (Yaratılış 40).

Firavun’un sâkisi ve fırıncısıyla ilgili anlatı, bu ikisinden hangisinin gerçekten suçlu olduğunu söylemez; sadece Firavun’un hangisinin suçlu olduğuna karar verdiğini söyler. O zaman bile bize suçun niteliği söylenmez. Odak noktası daha ziyade ikisinin de gördüğü rüyalar ve hapistekilerden sadece Yusuf’un onların rüyalarını yorumlayabildiği gerçeğidir. Yorumlar o kadar dramatiktir ve o kadar tam olarak gerçekleşmiştir ki, doğrulukları sorgulanamaz.

Yusuf’un kendisi de güçlerinin kaynağı konusunda hiçbir yanılsama içinde değildir. “Yorum Tanrı’ya özgü değil mi?” diye sorar (40:8). Firavun’un önünde bile, kendi itibarını artırmak için açıklamalarını biraz eğip bükmesi beklenirken, Yusuf daha sonra rüyaların yorumlanmasının kendisinin değil, yalnızca Tanrı’nın iş olduğunu daha da ısrarla vurgulayacaktır (41:16, 25).

Yine de Tanrı’ya olan bu sarsılmaz sadakatine, kendi sınırlarının bu samimi itirafına, haksız acılar altındaki davranışının saf azmine ve bütünlüğüne rağmen, Yusuf Tanrı’nın takdirini kadercilikle karıştırmaz. Bu nokta, bu bölümde iki şekilde gösterilmektedir.

Birincisi, Yusuf, içinde bulunduğu kötü durumu, serbest bırakılabileceği umuduyla sâkisine (üç gün içinde serbest bırakılacak ve saraya geri dönecek olan hizmetkâr) anlatmaya oldukça hazırdır (40:14-15). Yusuf’un Tanrı’ya olan inancı, onun tamamen pasif olduğu anlamına gelmez. İçinde bulunduğu koşulları iyileştirmek için açık bir şekilde eyleme geçer, ancak bu eylem dürüstlükle damgalanmış olmalıdır.

İkinci olarak, kendisini hapse atan koşulları kısaca anlatırken, Yusuf yapılan kötülüğü gizlemez. “İbrani ülkesinden zorla kaçırıldığında” ısrar eder (40:15). Bu nokta önemlidir, çünkü kölelerin çoğu ekonomik koşullar nedeniyle bu hale gelmiştir. Örneğin, insanlar iflas ettiklerinde kendilerini köle olarak satarlardı. Ama Yusuf’un başına gelen bu değildi ve Firavun’un bunu bilmesini istiyordu. O bir kurbandı. Dahası, Mısır’da köle olarak yaşadığı süre boyunca bile “zindana atılmayı hak edecek hiçbir şey yapmamıştı” – ki bu da elbette haksız yere hapsedildiği anlamına gelir. Böylece Yusuf, Tanrı’nın takdiri ile Tanrı’nın ahlaki onayını birbirine karıştırmaz.

Kadercilik ve panteizmin olanı olması gerekenden ayırmanın kolay bir yolu yoktur. Kutsal Kitap’a dayalı sağlam teizm, bizi egemen ve tedbirli Tanrı’nın iyiliğine güvenmeye teşvik ederken, bir yandan da bu yozlaşmış dünyada meydana gelen kötülüklerle yüzleşmeye ve onlara karşı çıkmaya teşvik eder.