Markos’un beş bin kişinin doyurulması ve ardından İsa’nın su üzerinde yürümesiyle ilgili anlatısında (Markos 6), üzerinde düşünülmesi gereken küçük bir ayrıntıya rastlanır. İsa, şiddetli fırtınanın ortasında kayığa biner binmez rüzgâr diner. Markos’un yorumuna göre, öğrenciler “büyük bir şaşkınlık içindeydi. Ekmekle ilgili mucizeyi bile anlamamışlardı; zihinleri körelmişti” (6:51-52).

İlk gözlem en açık olanıdır: Öğrencilerin şaşkınlığı, İsa’nın birkaç saat önce gerçekleştirdiği olağanüstü mucize üzerinde çok az düşündükleri gerçeğini ele vermektedir. Görünüşe bakılırsa, birkaç parça yiyecek alıp binlerce insanı doyurabilecek kadar doğayı kontrol edebilen bir kişi, kuşkusuz bir fırtınayı dindirecek kadar da doğayla başa çıkabilir. Yine de, öğrencileri kınarken kendini beğenmiş biri olmamak için, Rab’bin kendi yaşamlarımızdaki lütufkâr davranışlarını ne kadar kolay unuttuğumuzu ve bir kez daha müdahale ettiğinde açıkçası (ve utanç verici bir şekilde) şaşırdığımızı düşünmeliyiz.

İkinci gözlem biraz daha derinde yatmaktadır. Eğer İsa gerçekten vaat edilen Mesih ise, eğer hâlihazırda sergilediği güçlere sahipse, sorumluluk sahibi herhangi bir öğrenci, onun kontrolü kaybettiğini düşünebilir mi? Onikiler’in sorumluluk sahibi herhangi bir üyesi, böyle bir Mesih’in öğrencilerini kendisine çağırabileceğini ve sonra da bir tekne kazasında hepsini kaybedebileceğini düşünebilir mi? Bu, bugün İsa’nın takipçilerinin başına kaza gelmeyeceğini söylemek değildir. Elbette olabilir – bu günahkâr bir dünyadır ve İsa’nın takipçileri bu günahkârlığın tüm trajik ve acımasız karmaşalarından muaf değildir. Ancak biz bile zor ve korkutucu koşullarda Tanrı’nın hikmetli takdirine güvenmeyi öğrenmeliyiz. Burada öğrenciler kesinlikle bir şey daha öğrenmelidirler: Öğrencilerin çekirdek olarak kendi özel hizmetleri, İsa’nın hizmetine o kadar bağlıdır ki, “kazara” öldürülebilecekleri düşünülemez.

Üçüncüsü, insan Markos’un “zihinleri körelmişti” şeklindeki sonucunu düşünmeden edemiyor. Bu onların aptal oldukları anlamına gelmez. Ya da akılları yerindeyken, sanki yürek sadece duyguların merkezini ifade ediyormuş gibi, duygularının çarpık olduğu anlamına da gelmez. Kutsal Kitap antropolojisinin sembolizminde yürek, insan kişiliğinin merkezini ifade eder; zihinle kastettiğimizden çok uzak değildir (bu belki de beyinsel olarak çok kısıtlayıcı olsa da). Tüm yönelimleri hâlâ çok kısıtlıydı, korkularının dolaysızlığına çok odaklanmışlardı, İsa’nın kim olduğu ve neden geldiğinin gizemine tam olarak nüfuz edememeleri nedeniyle çok sınırlıydılar.

Çarmıhın ve dirilişin bu tarafında, onlardan daha az mazeretimiz var.