Birkaç yıl önce “üçüncü dünya” olarak adlandırılan ve yoksulluğuyla bilinen bir ülkede biraz zaman geçirdim. Ancak o ülkenin kültüründe beni en çok etkileyen şey ne yoksulluğu ne de çok zenginler ile çok yoksullar arasındaki uçurumdu –bu konularda yeterince okumuş olduğum için şaşırmadım ve başka yerlerde de benzer trajedilere tanık olmuştum– ama her yerde bulunan, salgın halindeki yolsuzluktu.
Burada, Batı’da, parmak sallamak için iyi bir konumda değiliz. Şüphesiz daha az açık rüşvet alıyoruz; şüphesiz rüşvet ve komisyonların kurumsallaşmasını biraz daha zorlaştıran birçok devlet hizmeti için yayınlanmış fiyatlarımız var; şüphesiz en azından kâğıt üzerinde dürüstlüğün iyi bir şey olduğunu, bir erkeğin ya da kadının sözünün eri olması gerektiğini, açgözlülüğün kötü bir şey olduğunu savunan yeterince Hristiyan mirası var –her ne kadar günümüzde bu değerlere gerçekte olduğundan çok daha fazla saygı duyulsa da. Öyle olsa bile, dünyanın açık ara en davacı ulusuyuz. Mühendislerden çok daha fazla avukat yetiştiriyoruz (Japonya’nın tam tersi). Bugünlerde en basit anlaşma bile katılımcıları koruyan bir yığın hukuki metinle çevrelenmek zorunda. Bunun büyük bir kısmı, pek çok kişi ve şirketin sözünde durmamasından, doğru olanı yapmaya çalışmamasından ve ellerinden gelse karşı tarafı kazıklamaya çalışmasından kaynaklanıyor. Bir yalan ancak yakalandığınızda utanç vericidir. Sözler ve vaatler gerçeğe bağlılıktan ziyade istediğinizi elde etmek için birer araç haline gelir. Ciddi evlilik yeminleri bir hevesle bir kenara atılır ya da şehvetin ateşiyle çözülür. Ve elbette, evlilik antlaşmalarını, iş antlaşmalarını ve kişisel antlaşmaları kolayca terk ediyorsak, Tanrı’yla olan antlaşmayı terk etmek de aynı derecede kolaydır.
Yaşamın bir alanında doğruyu söylemek ve sözünü tutmak diğer alanlara da yayılır; tersine, bir alandaki sadakatsizlik genellikle diğer alanlara da yayılır. Bu nedenle, Musa antlaşmasında şu sözler yer alır: “RAB şöyle buyurdu: ‘Eğer bir adam RAB’be adak adar ya da ant içerek kendini yükümlülük altına sokarsa, verdiği sözü bozmayacak, ağzından her çıkanı yerine getirecek.” (Çölde Sayım 30:1-2). Bölümün geri kalanı, bireylerin bu tür yeminlerinin sadece bireysel meseleler olmayabileceğini; eş ya da aile yükümlülükleri olabileceğini kabul eder. Dolayısıyla, kültürün doğru bir şekilde düzenlenmesi için, Tanrı’nın kendisi bu antlaşma altında kimin bir yemini onaylamasına ya da iptal etmesine izin verildiğini belirtir; bu model ailedeki reislik ve sorumluluk hakkında bir şeyler söyler. Ancak temel mesele doğruyu söyleme ve sadakat meselesidir.