Mısır’dan Çıkış 32, aynı anda hem İsrail tarihinin en düşük hem de en yüksek noktalarından biridir.

Mısır’daki kölelikten çıkalı daha birkaç ay olan İsrailliler öylesine kararsızdırlar ki, Musa’nın dağdaki gecikmesi (sadece kırk gün) onlara yeni bir şikâyet turu için ihtiyaç duydukları tüm bahaneyi sağlar. Musa’nın gecikmesi onları dua etmeye sevk etmez; aksine duygusuz bir nankörlük ve yönünü şaşırmış bir senkretizm ortaya çıkar. Ses tonları bile alaycıdır: “Bizi Mısır’dan çıkaran adama, Musa’ya ne oldu bilmiyoruz!” (32:1).

Harun, herhangi bir disiplin uygulayamayan ya da uygulamak istemeyen korkak bir pısırık olarak ortaya çıkar. Tamamen teolojik omurgadan yoksundur – kendisi altın bir buzağı yaparken bile Rab’bin adını anmaya devam ettiği için tam bir pagan bile değildir (32:4-5). Kardeşi ona meydan okuduğunda, oldukça gülünç bir şekilde, “Kimde altın varsa çıkarsın’ dedim. Altınlarını bana verdiler. Ateşe atınca, bu buzağı ortaya çıktı!” diye ısrar ederken hâlâ pısırıktır (32:24). Ettikleri antlaşma yeminlerine rağmen (24:7), ulusun çoğu RAB’den alabilecekleri tüm nimetleri istiyor, ancak Yaratıcısı ve Kurtarıcısı’na karşı olan yeminli yükümlülüklerinin doğasını pek düşünmüyorlardı. Bu, ulusal utancın düşük bir anıydı – ne onların deneyimlerinde ne de itiraf eden kilisede sonuncusu değildi.

En yüksek nokta? Tanrı ulusu yok etmekle tehdit ettiğinde Musa aracılık eder. Bir kez bile halkın yok edilmeyi hak etmediğini ya da bazılarının düşündüğü kadar kötü olmadıklarını öne sürmez. Aksine, Tanrı’nın yüceliğine başvurur. Tanrı neden Mısırlıların alay edeceği ve Rab’bin bu kurtarmayı başaracak kadar güçlü olmadığını söyleyecekleri şekilde davransın (32:12)? Ayrıca Tanrı atalara, İbrahim’e, İshak’a ve İsrail’e verdiği sözü tutmak zorunda değil midir (32:13)? Tanrı verdiği ciddi sözlerden nasıl geri dönebilir? Son çağrısı sadece bağışlanmaktır (32:30-32) ve eğer Tanrı böyle bir merhamet gösteremezse, Musa yeni bir ırka başlamak istemez (kendisi ne kadar öfkeli olsa da 32:19). Halkın geri kalanıyla birlikte silinip gitmeyi tercih eder.

İşte olağanüstü bir arabulucu, tüm sempatisi Tanrı’ya ve O’nun lütufkâr kurtuluşuna ve vahyine olan bir adam, önderlik etmeye çağrıldığı insanlar için hiçbir mazeret ileri sürmeyen, ama yine de onlarla o kadar özdeşleşen bir adam ki, eğer yargı onların üzerine düşecekse, onlarla birlikte acı çekmek için yalvarır. İşte “gedikte duran” bir adam (bkz. Hez. 13:3-5; 22:29-30).