Selofhat ve kızlarıyla ilk kez Çölde Sayım 27:1-11’de karşılaşırız. Normalde miras oğullara geçerdi. Fakat Selofhat’ın hiç oğlu yoktu, sadece Mahla, Noa, Hogla, Milka ve Tirsa adında beş kızı vardı. Selofhat çölde ölen kuşağa aitti. Kızları Musa’ya, sırf soyu kadın olduğu için neden onun soyunun miras almasının yasaklanması gerektiğini sordular. Musa’nın “onların davasını RAB’be götürdüğü” söylenir (27:5). Rab sadece kızların dilekçesi lehine karar vermekle kalmadı, aynı zamanda bu kararı İsrail’deki benzer durumlar için düzenli hale getiren bir yasa sağladı (27:8-11).

Ancak Çölde Sayım 36’da bu kuralla ilgili yeni bir durum ortaya çıkar. Selofhat ailesinin mensup olduğu Manaşşe aile reisleri, kızlarının kendi kabileleri dışındaki İsraillilerle evlenmesi durumunda ne olacağını sorarlar. Evlenirken miraslarını da yanlarında getirirler ve bu miras oğullarına geçer, ama oğulları babalarının kabilesine ait olur ve böylece yüzyıllar boyunca kabile topraklarının büyük ölçüde yeniden dağıtılması ve kabileler arasında potansiyel olarak büyük eşitsizlikler olabilir. Bu konuda da Rab’bin kendisi hüküm verir (36:5). “Miras bir oymaktan öbür oymağa geçmeyecek. Her İsrail oymağı aldığı mirasa bağlı kalacak.” (36:9). O halde yapılması gereken Selofhat’ın kızlarının kendi oymaklarından erkeklerle evlenmeleridir; Selofhat’ın kızları bu karara seve seve uyarlar (36:10-12).

Bu durum hassasiyetlerimizi rencide ediyorsa, nedenini düşünmeliyiz.

(1) Pragmatik olarak, biz bile herkesle evlenemeyiz: neredeyse her zaman kendi son derece sınırlı arkadaş ve tanıdık çevremiz içinde evleniriz. Yani İsrail’de çoğu insan kendi kabilesi içinde evlenmek ister.

(2) Daha da önemlisi, bireycilik (“istediğimle evlenirim”) ve âşık olma (“elimizde değildi; bir anda oldu ve âşık olduk”) lehine Batılı önyargıları miras aldık. Kuşkusuz bu sosyal geleneklerin avantajları vardır, ancak bunlar sadece sosyal geleneklerdir. Dünyadaki insanların çoğunluğu için evlilikler ya ebeveynler tarafından ayarlanır ya da daha büyük olasılıkla, en azından Batı’dakinden çok daha fazla aile onayı ile yürütülür. Özgürlük sevgimiz hangi noktada, geniş aile ve kültüre –ya da bu durumda Tanrı’nın adil toprak dağılımı sağlayan lütufkâr antlaşma yapısına– çok az ilgi göstererek bireyci benmerkezciliğe dönüşür?

Elbette kendi kültürümüzde ve yeni bir antlaşma altında yaşıyoruz. Ve bizim de kiminle evleneceğimiz konusunda Kutsal Kitap’ın getirdiği kısıtlamalar vardır (örneğin, 1Ko. 7:39). Daha da önemlisi, evrenin bizim ritmimize göre dans etmesi gerektiğini düşünmek gibi iğrenç bir putperestlikten kaçınmalıyız.