Anadolu’nun yedi kilisesi (modern Türkiye’nin kabaca batısının üçte biri), birbirlerinden oldukça farklıdır (Vahiy 2-3). Çoğu durumda bulundukları şehirlerin özelliklerini yansıtırlar ya onların kusurlarını taklit ederler ya da onların baskısına direnerek kendilerini gösterirler. Bu yedi kiliseden ikisi, İzmir ve Filadelfya’daki kiliseler, küçük ve saldırı altındadır ve eleştiri almazlar. Diğer beşi ise çeşitli derecelerde tehlike altındadır.
En az cesaretlendirilen ve en çok kınanan kilise Laodikya’daki kilisedir (Va. 3:14-22); çevresini fazlasıyla yansıtan bir kilisedir. Laodikya bir bankacılık merkeziydi. Doğu’ya giden yolcular burada paralarını bozdururlardı, tıpkı ünlü Romalı hatip Çiçero’nun İmparatorluk sınırlarının ötesine, Doğu’ya doğru seyahat ederken yaptığı gibi. Para ticareti kenti zenginleştirmiştir. Aynı zamanda bir göz merkezi olarak da biliniyordu. Göz enfeksiyonları nadir değildi ve Laodikya’da doktorlar birçok kişinin etkili bulduğu bir lapa geliştirmişlerdi. Bu bölgedeki koyunlar, antik dünyanın “kot” malzemesi olan özellikle sert, siyah bir yün üretiyordu. Kentin tek gerçek dezavantajı su sistemiydi. Yakındaki Kolose, Lykos (Çürüksu) Vadisi’ndeki tek tatlı kaynak suyuna sahipti; yakındaki Hierapolis’te ise “şifa bulma” yeri olarak ünlenmiş kaplıcalar vardı. Laodikya suyunu kilometrelerce öteden taş borularla getirmek zorundaydı ve bu su kirliydi. Borularda kalın kalsiyum karbonat birikintileri bırakıyordu ve iğrenç tadıyla antik dünyada kötü bir şöhrete sahipti.
Yuhanna bu noktalara dikkat çeker. Kilise zengin olduğunu düşünür ama ruhsal olarak iflas ettiğinin farkında değildir. “Görebildiğine”, yani ayırt edebildiğine inanır, oysa aslında kördür. İyi giyindiğini, tamamen şık olduğunu düşünür, oysa Tanrı onun çıplak olduğunu görür. Bu kilise, şehrin kendini beğenmiş ve gururlu olduğu her şekilde kendini beğenmiş ve gururlu hale gelmiştir. Yüceltilmiş İsa bu kiliseye sadece kendisinin verebileceği “altını”, sadece kendisinin sağlayabileceği göz merhemini ve sadece kendisinin verebileceği giysileri, beyaz giysileri (saflığa işaret eden) “satın almasını” salık verir. (3:18). Çünkü onun deneyimine göre, şu anki durumlarıyla Laodikya’nın suyu gibidirler: ne serin ve ferahlatıcı (Kolose’deki su gibi), ne de sıcak ve şifalı (Hierapolis’teki su gibi), ama açıkçası mide bulandırıcıdırlar. Ne serin ve faydalı ne de sıcak ve yararlıdırlar; sadece iğrençtirler bu yüzden onu ağzından kusar.
Batı’daki pek çok kilise kendini benzer bir durumda bulmaktadır. Rab’bin Sözü’ne kulak verin: “Ben sevdiklerimi azarlayıp terbiye ederim. Onun için gayrete gel, tövbe et. İşte kapıda durmuş, kapıyı çalıyorum. Biri sesimi işitir ve kapıyı açarsa, onun yanına gireceğim; ben onunla, o da benimle, birlikte yemek yiyeceğiz.” (3:19-20).